Every by NEF, 2015

UCLA (yüksek lisans) gibi mimari alanında köklü bir geleneğe sahip bir okuldan mezunsunuz ve Los Angeles da Proje Mimarı olarak çalıştınız.  Bize UCLA ve Los Angeles deneyiminizden ve size kattıklarından biraz bahsedebilir misiniz?
UCLA eğitiminde birçok mimari değerin yanı sıra fikrin, inovasyonun, insan duygularının birebir tasarım kriteri olarak değerlendirlmesi bu okulun özgün tarafını ortaya koyuyor diye düşünüyorum. Bu anlamda okul bana özgün yapılar ve fikirler üretme anlamında düşünsel olarak sağlam bir altyapı hazırladığını düşünüyorum. UCLA Amerika eğitim sisteminde en çok talep gören okullarının arasında olmasından öte bulunduğu kent de özel bir karakter veriyor diye düşünüyorum. Birçok metropolden farklı olarak 21.yüzyıl ekonomisinin ürünü olan, içlerinde Blade Runner’ ın da bulunduğu onlarca bilim kurgu filme de ilham kaynağı olan Los Angeles’ da bulunuyor.

Bir taraftan Gregg Lynn gibi teorisyenlerden güçlü tasarım fikirleri, yapı formlarının tartışıldığı stüyolarda yer alıyor ve yapılar tasarlıyorduk. Bu formlar, güzel ya da çirkin gibi subjektif değerlendirmelerden uzak yapısal perfromansaları ve de insanda uyandırdığı hisler üzerinden spesifik tartışmalarla değerlendirliyordu. Yapısal anlamda yeni teknolojileri kavramak adına “teknoloji stüdyoları” vardı. Böylelikle karmaşık tasarımları hayata geçirecek teknikler üzerinde deneyim kazanabildik, bir yapıyı tasarlarken sadece etkileyici bir “resim” olmasının ötesinde nasıl hayata geçebileceğine dair yönetemler edindik. Okul çalışmlarım sergilere katıldı ve UCLA Graduate Award gibi ödüller aldılar. Bu da krizin patlak verdiği bir dönemde bile iyi bir ofisde yer alma şansı doğurdu.

Bunun yanı sıra uluslararası FX Fowle Ofisinde Proje Mimarı olarak çalıştım. LosAngeles da mimarinin daha temel problemleri de güncel bağlamda yenilikçi bir yaklaşımla değerlendiriliyor. Örneğin bildiğimiz ve başka türlüsünün mümkün olmadığını düşündüğümüz konut, işyeri gibi fonskiyonlar ve de yatırım modelleri ötesinde neler olduğu tartışılıyordu. Tokyo, New York gibi birçok metropol üzerine araştırmalar yapıp, aynı örek üzerinden konut ve işyeri aralığında adı bile henüz konmamış onlarca başka tür kullanım ve yatırım modellerini yerinde görüp araştırma ve yenilerini türetme şansımız oluyordu.

Frank Ghery ve Thom Mayne gibi bütün dünya da önemli projeler yapan mimarlarlardan stüdyolarda kritik alıp hayalperest fikirleri nasıl gerçekçi bir bağlamda uygulanabileceğine dair birçok şey deneyimledim. Bütün bu deneyimler hem ilham verici figürler olarak çalışmalarımı etkilediler hem de “iyi mimarlığa” dair metodlar öğrenebileceğim bir platform sundular.

Şu anda profesyonel çalışmalarınız üç ayrı oluşum üzerinden yürütülüyor: Salon, We Dream ve Salon Technologies. Bize kısaca bu ayrışmadan ve uzmanlık alanlarından bahsedebilir misiniz?
Profesyonel çalışmaların merkezinde Salon duruyor. Masterplan çalışmalarından müze yapılarına veya iç mekanlara kadar birçok ölçekte çalışıyoruz. Hepsinde ortak nokta özel proje ortaya koyabilmek. Ölçek ne olursa olsun biz iki haftada bir fikir projesi çıkaran bir ofis olmadık hiçbir zaman. İyi tasarımı her tasarımcı önemser ancak biz her tasarım problemi için onlarca opsiyon geliştirip bunları mimari öncelik olmak üzere, yatırım, sosyal hayat ve iyi mekan gibi çeşili niteliklerini göz önünde bulundurarak ciddi bir değerlendirmeden geçirmeden müşterimize sunmuyoruz veya hayata geçirmeye yönelik adım atmıyoruz. “İyi mimarlık” da iyi yemek gibi iyi bir gusto ile zamanla, test edilerek, defalarca denemeden sonra mükemmeliğe ulaşır diye düşünüyorum.

Salon Teknoloji de Salon’ da kullandığımız tekniklerin araştırması ve gelişitirilmesi yürütülüyor, aynı zamanda ofis dışında başka tasarım ve cephe imalat ekiplerine dijital üretim danışmanlığı veriyoruz.

We Dream ise deneyim tasarlama ajansı, bir tür sanat kolektifi. Dijital teknolojileri mekanlarla bütünleşirerek etkileyici tasarımlar orataya koyuyor. Tasarım ekibi aynı ama Ceyhun Derinboğaz, Refik Anadol ve Candaş Şişman gibi çeşili alanlardan profesyonellerle ortak projeler üretiyorum.

Projelerinize ilk baktığımızda kavramsal bağlamı güçlü olan işler göze çarpıyor. Sizi bu anlamda etkileyen, ilham veren temalar nedir? Özellikle feyz aldığınız bir yaklaşım ya da isim var mı?
Mimari tasarım da fikirin herşeyden önemli olduğunu düşünüyorum, yani ilham aldığım birçok isim ve karakter söz konusu. Matematik ve felesefeden birçok kavramı mimarlığa yansıması ile ilgileniyorum. Steven Holl’ un ise tektonik de ki ustalığı oldukça ilham vericidir. İnovatif formları ve mekansal kurguları günümüzde çok da rastalayamadığımız malzeme kullanımında ki ustalık ile birleştiriyor.

Bunun yanı sıra yine İhsan Bilgin’in yazıları bana çok yol gösterici oluyor. Öte yandan Murat Güvenç’ in araştırmaları “critical realist” bir bakış açısından farklı perspektifler sunuyor.

2011 tarihli Gate, Panorama ve Augmented Structrues projeleriniz sektör dışında, daha geniş bir kesime isminizi tanıttı. Hem bu çalışmalardan kısaca söz etmenizi hem de bu konuda verdiğiniz bir röportajda bahsettiğiniz “bilgi mimarlığı” kavramına değinmenizi rica edebilir miyiz?
Bu projeler ,o dönem, büyük ölçek kentsel dönüşüm projelerine paralel olarak ilerleyen ve oldukça hayalperest projelerken birden hayata geçen projeler oldu. Yapı Kredi binalarının yenilenme süreci ve İstanbul Sanat Bienali aynı döneme denk gelince bizden bir cephe projesi istedi. Biz de sanatçı Refik Anadol ile birlikte Galata çevresinde ki ses durumundan türertilmiş fiziksel bir cephe projesi önerdik. Tasarımda dinamik görünümlü bu cepheye dijital projeksiyonu bir malzeme olarak adapte ederek statik cepheye hayat verdik. Dijital fabrikasyon ve video mapping gibi yenilikçi teknolojileri bir arada kullanan bu ölçekte dünyada ki ilk cephe projesi ve kamusal sanat yerleşitmesi oldu.

Öte yandan Panaroma da Andreas Fogerasi ile yaptığımız bir kamusal sanat projesiydi. Bir başka proje ise Miller Freshtival için yaptığım Gate projesiydi. Çok küçük bir proje olmasına rağmen çok yoğun bir deneyim ortamı sağladığından diye tahmin ediyorum çok ses getirdi. İnsanlar tasarımları unutuyorlar ancak deneyimleri asla. Bu projelerle birlikte 2011 senesinde yılın genç mimar ödülü geldi ve daha profesyonel bir çalışma düzenine geçmek mümkün oldu. Bu tür bilgi tabanlı mimarlıkta kentsel ve çevresel bilgiyi projelerde direk girdi olarak kullanıyoruz veya bunu bir araştırma metodu olarak kurgulayıp yeni projeler, yeni kullanım fonskiyonları ve formalar inşa etmekte kullanıyoruz.

Bu aralar isminizi sıklıkla Venedik Bienali çerçevesinde duyuyoruz. Murat Tabanlıoğlu küratörlüğünde gerçekleştirilen projenin sergi ekibinde yer aldınız. Bu süreç nasıl gelişti?
Murat Tabanlıoğlu İTÜ’ de ki lisans eğitimimde stüdyo hocam olmuştu ve burada tanışmıştık. Yıllardır bir arada bir çalışma yapmak istiyorduk. Venedik Bienali de bunun için iyi bir başlangıç oldu diye düşünüyorum. Beni bu çalışmaya Venedik Bienali durumundan bahsetmeden İsanbul ve Modernite temalarından bahsederk davet etti. Ben de sevinerek kabul ettim.

Sonrasında ekibe üç fotoğrafçı ve bir de yeni medya sanatıçısı davet edildi. Pelin Derviş de çok güzel bir kurguyla bu çatıyı bir araya getirdi.

Siz sergide Levent – Gültepe bölgesini mercek altına alan “Modalities of the Spontaneous” adlı bir dizi rölyefle yer alıyorsunuz. Bu çalışmanızdan biraz bahsedebilir misiniz?
Levent – Gültepe örneğinde olduğu gibi Büyükdere Caddesi ve etrafı belirsiz ve son zamanlarda şekillemiş bir kent parçası. Bildiğimiz türde gerçek anlamda bir planlama süreci söz konusu olmadığından, burada gerçekten ne olup bittiğini anlamak çok güç. Bu açıdan geçmiş dökümanları takip ederek, mevcut parçalanmış durumun altında neler olduğunun izlerini sürmeye çalıştım.

Örneğin kentin iş merkezinin 1875’te Tünel Metrosu’nun açılışıyla Asmalımescit’e oradan da “Grand Rue de Pera” ya da bildiğimiz adıyla “İstiklal Caddesi”ne kaymasına şahit oluyoruz. Bu sırt boyunca uzanan cadde ise etrafında kuzey, güney, tepe üstü ve tepe altı ayrımlarıyla, küçük burjuvadan soylulara kadar kimin nerede yer alacağını neredeyse planlanmış gibi tayin ediyor. Ardından aynı durumun 2000’de metronun açılmasıyla Levent’te de oluştuğunu görüyoruz. Büyükdere yeni iş merkezi oluyor, çok çeşitli sosyal guruplar bu ana cadde etrafında güneyi, kuzeyi ve caddeye yakınlığı ile aynı şekilde organize oluyor. Yani bu izleri takip ettikçe mimarlardan, politikacılardan ya da kent plancılarından söz etmeye gerek bile kalmıyor. Topoğrafya, altyapı gibi faktörleri biraraya getirince İstanbul’ un kendisi muazzam bir aktör haline geliyor.

Söz konusu figür ister kentli olsun ister kamu kuruluşu olsun isterse de yatırımcı olsun, tek yapılması gereken bu aktörle çok dikkatli iş birlikleri yapmak.

CTHB projesinden bahsedebilir misiniz?
CTHB projesi bir avukatlık firması için tasarladığımız bir Hukuk Bürosudur. Mekanların akışkanlığı ve özel-genel ayrımlarını tasarım ile güçlendirdik halihazırda ki tekdüze mekana çeşitlilik katmayı amaçladık. İlk tanışmada başka önemli yönü projenin. Adım attığınızda zemin, duvar, oda, mobilya gibi alıgların iç içe girdiği farklı bir mekan olması önemliydi.

Gelibolu demişken Bolayır’daki villa projeniz de hayli ilgi çekici – hem konum hem de tasarım anlayışı açısından. Biraz bu çalışmadan bahsedebilir misiniz?
Bolayır Villaları 20 villalık, misafirhane ve de sosyal tesis kompleksinden oluşan bir yerleşim olarak iklimsel farklılıkları yüksek ve senenin çoğunda rüzgar hakim Bolayır ilçesinde yer alıyor. Yapı kompleksi temel prensip olarak “sınır”ları çoğaltma metoduyla sınır kavramını bütünleşitirici, bağlayıcı bir arayüze dönüştürme niyetiyle tasarladık. İklimsel çeşitliliğe karşın yazlık amaçlı plananan villalarda açık alan kullanımlarını olabildiğince geniş zaman dilimine yaymak amaçlandı. Avlu, bahçe duvarı veya bitki duvarı gibi öğlerle ile sınırlanan açık alanlar iç mekanlarla bütünleşik planlanarak iç ve dış arasında ki ayrımlar kaldırdık.

Evlerin yerleşiminde tekdüze bir tekrardansa çeşitlilik barındıran bir tasarım benimsedik. Villalar eş manzara değerine sahip olmak amacıyla dizilimleri şaşırtmalı yerleştirdik.  Diğer taraftan kot düzenlemleri ise en az hafriyata sebep olacak şekilde eğimlere yerleşiminden yola çıkmaktadır. Böyelikle ekolojiyi korumaya katkıda bulunduk ve organik bir sokak dokusu elde ettik.

Kavramsal bağlamı güçlü olan projelerin yanı sıra ilk bakışta daha salt mimari projeler olarak öne çıkan işler de mevcut. Bu çalışmalarda da mutlaka kavramsal bir duruş, bir yaklaşım söz konusudur. Müşteri projelerinde bu yaklaşımı nasıl ortaya koyuyorsunuz? Kafanızdaki fikri kabul ettirme noktasında güçlük çektiğiniz oluyor mu?
Bu soruyu sorduğun için teşekkür ederim. Mimarlıkta bir duruşun önemli olduğunu düşünüyorum. Aksi takdirde “herşey olur” dediğimiz taklitin bile mübah olduğu bir  tasarım anlayışı içinde buluyoruz kendimizi.

Yaklaşım olarak şahsen mimarlıkta yenilikçi ancak insan deneyimini merkeze alan bir tasarım dilini benimsiyorum. Geleceğe dair bir vizyonunuz olması gittikçe önem kazanıyor. Mimari diger tasarım alanlarıdan farklı olarak zamanla sürekli bir diyalog içinde. Birçok projenin hayata geçmesi seneler alıyor ve yapıldıktan sonra da yüzyıllarca kentin, doğanın bir parçası oluyor.

Ancak yıllar içinde gördük ki ne pırıl pırıl bir gelecek ne de tek çeşit yaşam tarzı söz konusu. Bu bağlamda yeniliğin içinde insan olduğu; hayalperestliğin içinde gerçeklik olduğu zaman güçlü yapılara dönüştüğünü düşünüyorum.

Yakın gelecekte ne gibi projelerde göreceğiz sizi?
Projeler devam etmekte olduğundan direk isim veremek doğru olmaz ancak bir kule projemiz var akın zamanda açıklanacak, bunun yanı sıra yüksek yapı bir konut & ofis kompleksi, bir de masterplan projelerimiz var ufukta. Yeniliklere açık, karmaşık ve yoğun programları bulunan, doğa ve kent ile ilişkisi güçlü olan projeleri her zaman heyecan verci bulmuşumdur. Bu tür projelerde daha fazla yer almayı umuyorum.

Please resize your browser